Tag Archives: haçlı seferleri

Arsuf Muharebesi (1191)

2 Nis

Arkaplan

Batı Avrupa’da 12. yüzyıl hatırı sayılır bir ekonomik gelişme ve nüfus artışı dönemi oldu ve buna da muazzam bir kültürel ilerleme ve özgüven eşlik etti. Kutsal Topraklar’daki Haçlı devletleri ise kendi hallerine bırakılmış ve Haçlı Seferleri buna bağlı olarak başlangıçtaki coşkusunu kaybetmiş gibiydi. Haçlı devletleri de Müslümanları din değiştirmeye zorlamak ile Müslüman komşularıyla bir arada yaşamak mecburiyeti arasında sıkışıp kalmış gibi görünüyordu. Hristiyan dünyasındaki müthiş özgüven devam etse de Müslümanları hakir görme anlayışı yavaş da olsa değişmekteydi. Batılı Hristiyanlar, Türklere olmasa bile Araplara ve Farslara karşı kültürel açıdan saygı duyuyor, Bizans ve Müslüman askeri zekası karşısında daha temkinli davranıyordu. Düşmanların belli bir mesafeyi koruyarak ok atışı yapmalarını korkaklık olarak geçiştirmek yerine, bunun sıcak bir iklimde yaşamalarından dolayı damarlarında daha az kan bulunmasıyla ilgili olduğu gibi ilginç sonuçlara vardılar. Keza Müslümanlar da Frenkleri uçkuru gevşek olmalarına rağmen cesur ve kuvvetli olarak nitelendiriyordu. Avrupa’dakine benzer toprağa bağlı feodal model bu topraklarda da uygulanıyor ve istila sonucu Doğu Akdeniz’de ticari hakimiyet kuran İtalyan denizci cumhuriyetlerine ise işin kaymağını yemek kalıyordu. Hristiyanların üzerindeki ölü toprağını atan ve Haçlı ruhunu yeniden canlandıran olay ise Müslümanların Hıttin zaferi ve hemen ardından Kudüs’ü fethetmeleri olmuştu. Hristiyan dünyasında şok etkisi yaratan bu gelişmelerin hemen ardından vakit kaybetmeden yeni sefer hazırlıkları başlatıldı.

Kudüs’ün 1187’deki düşüşünün hemen ardından Haçlı baronları birbirleriyle didişmeye başladı. Müslümanların müthiş zaferini takiben kalelerini teker teker kaybeden Hristiyanlar, kıyıdaki Sur şehrine sığınmış ve Selahaddin ile müzakerelere başlamıştı. Müslümanlar arasında saygıdeğer ve bilge bir adam olarak bilinen ve Arapçayı akıcı bir şekilde konuşabilen Trablusşam Kontu Raymond da onların arasındaydı. Zaten Selahaddin ile de arası iyiydi ve kârlı bir barış yapılabileceğine inanıyordu. Tam bu aşamada Corrado del Monferrato hiç beklenmedik bir anda Konstantiniyye’den çıkageldi ve Sur ahalisini müzakerelere son vermesi konusunda ikna etti. Bu olay Üçüncü Haçlı Seferi’nin başlangıcı kabul edilir.

1188 yılı siyasi haritası ve Haçlı güzergahları (Büyütmek için tıklayın)

Yusuf, ya da yaygın adıyla Selahaddin, 1169’dan beri Mısır’da fiilen hüküm sürmekteydi. Amcası Şirkuh’un Nureddin Zengi adına fethettiği Mısır’da uzun süre Nureddin’in temsilcisi olarak kalmış, lakin daha sonra Nureddin ile araları çeşitli sebeplerle bozulmuştu. Nureddin’in Mısır üzerine sefere çıkıp Selahaddin’i hizaya getirmeyi planladığı 1174 yılında vefatı ve onu takiben daha önce defalarca Mısır’ı istilaya kalkmış olan Kudüs Kralı Amaury’nin peşpeşe ölümleri belki de Selahaddin’in talihini döndürdü. 1176’da Haçlılarla işbirliği yapıp Mısır ve Suriye’yi istila etmeyi planlayan Doğu İmparatoru Komnenos’un, Türk Sultanı Kılıç Arslan tarafından Miryokefalon’da bozguna uğratılması sonucu iyice rahatlayan Selahaddin, Suriye ve Cezire’de dağınık halde bulunan İslam emirlerini ve beylerini tek bayrak altında birleştirdi. Selahaddin’in etnik kökeni konusunda Türk, Kürt ve Arap tezleri bulunmaktadır ve bunların her birinin belli ölçüde doğruluk payı vardır ancak Müslüman kimliği dışında hiçbir şeye vurgu yapmamış olan Selahaddin’in etnik kökeni o dönem için o kadar da önemli görünmemektedir. Selahaddin’in önemi, bağımsız hareket etmeye meyilli olan emirleri merkeze otorite altına almasıydı. Artık Haçlıların karşısında Müslümanlar dağınık değildi fakat Haçlılar çoktan yola koyulmuştu bile.

 

Ordular

Haçlıların insan kaynakları aristokrasiye, şehirli seçkin sınıflara ve kırsal nüfusa dayanıyordu. Zaman zaman sefere katılabilsinler diye kölelerin azat edildiği ya da hükümlülerin serbest bırakıldığı da olurdu. Askeri birlikler hiyerarşik bir şekilde örgütlenirdi ve başlarında elbette yönetici lordlar bulunurdu. Büyük çoğunluğunun sefere katılma nedeni maddi olmaktan ziyade diniydi. Esasında Haçlı olabilmek oldukça pahalı bir işti ve sefere katılmak pek çok şövalye için maddi açıdan yıkım oldu. Üst düzey liderler haricinde Üçüncü Haçlı Seferi’ne katılanların büyük çoğunluğu ya mülklerini ipotek ettirmiş ya da borç ve bağışlar sayesinde bu topraklara gelebilmişti.

Haçlılar arasında önceki yenilgiler tamamen gurur, kibir ve lüks düşkünlüğüne bağlanırken Müslüman askeri dehasından hiç bahsedilmemişti. Tanrı, kendi düşmanlarını da destekliyor olamazdı elbette! Dolayısıyla Haçlılar toparlanmadan evvel bir dizi kısıtlayıcı kural kaleme alındı ve buna göre örneğin hiç kimse samur kürkü giyemeyecekti. Bir başka hüküm de çamaşırcı kadınlar ve Haçlı liderlerinin yakın akrabaları hariç hiçbir kadının sefere götürülemeyeceği üzerineydi.

Haçlılar, Kutsal Topraklara 12. yüzyıl Avrupasınının askeri tarzını yansıtan bir beklentiyle gittiler. Bunun anlamı çok az sayıda meydan muharebesi ile baskın, yağma ve kale kuşatmalarına dayanan bir mücadele tarzıydı. Avrupa’daki ekonomik gelişmelere paralel olarak kralların gücü artmış ve bunlar artık kendi vasallarına muhtaç olmadan büyük ordular çıkarabilecek maddi zenginliğe kavuşmuştu. Muhasaraların artan yoğunluğuna paralel olarak piyadenin önemi de büyüyordu. Bu piyadeleri orduya katmanın en kolay yolu da onları kiralamaktı. 12. yüzyılda Batı Avrupa’daki en ünlü paralı askerler Brabantlılar ile Flamanlardı ve bunların çoğu mızraklıydı. Sahra muharebelerinde bu askerler ancak kanatlarda süvari koruması olduğunda işe yarıyordu.

Arbalet, Avrupa’da uzun zamandır bilinmesine rağmen özellikle Kuzey İtalya’da yeni yeni popülerlik kazanıyordu. Doldurma hızının yavaşlığına rağmen yaya göre daha isabetli bir silah olması ve çok fazla eğitim ve maharet gerektirmemesi bu silahın yaygınlaşmasında başlıca unsurlardı. Silahın yavaş doldurulmasına çözüm olarak Arsuf’ta ve başka yerlerde arbaletçiler, kurma, nişan alma ve atış safhalarında nöbetleşe hareket etmeyi tercih ettiler. Müslüman okçular, uzun menzilden yapılan atışlar ağır zırhlı Haçlıları etkilemediğinde yaklaşmak zorunda kalıyor ve bu durumda arbaletçilerin hedefi oluyordu. Yani Haçlıların askeri anlamda bir evrim geçirmekte olduğunu söylemek mümkündür.

Haçlıların en büyük gücü şüphesiz ağır süvari sınıfına mensup şövalyelerdi. Yine bu sınıfa mensup bulunan askeri tarikatlar Haçlı devletlerinin askeri altyapısını önceden kurmuştu. Tapınak (Templar) ve Hastane (Hospitaller) tarikatları o aşamada Kutsal Topraklar’da bulunan iki büyük askeri tarikattı ve bu tarikatların her biri birkaç yüz iyi eğitimli, ağır zırhlı şövalye ile bir miktar Türkopol (Türk oğulları) askerinden oluşan bir kuvvete sahiptiler. Türkopoller, Haçlılar ve Romalılar tarafından para karşılığı kiralanan daha çok Hristiyan inanışlı Türk kökenli askerlerdir. Arsuf’taki ordunun mevcudu 12,000 piyade ve 4,000 süvari olmak üzere yaklaşık 16,000 kadardı.

Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa komutasındaki ordu, Haçlı tarihindeki en büyük ve en donanımlı ordulardan biriydi.

Önceki bütün çokuluslu Haçlı Seferleri gibi Üçünü Haçlı Seferi de bölünmüş bir komuta ile başladı. Kutsal Roma İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın daha hedefine varamadan ölmesi, Fransa Kralı Philippe Auguste’ün Akka Muhasarası sonrası ülkesine dönmesi sonucu geriye tek bir kral kaldı: I. Richard. İngiliz tarihinde Plantagenetler olarak bilinen Anjou Hanedanı aslen Fransa kökenliydi. Zaten Richard İngilizce bilmez, dahası İngiltere’ye pek az uğrardı. Müslümanlar tarafından Melik el-İnkitar olarak anılan Richard, geniş toprakları sayesinde rakibi Philippe’den kesinlikle daha zengindi. 1189’da tahta çıkmıştı ve sapkın cinsel eğilimlerinin de etkisiyle hem günahlarından arınmak hem de şan ve şöhret elde etmek amacıyla Haçlı Seferi’ne katılacağını halka ilan etti. Bu sayede idaresi altındaki topraklarda büyük bir saygınlık kazandı.

Burgonya Dükü III. Hugues, Fransa Kralı Philippe’in kuzeniydi. Kutsal Topraklar’a beraber gelmişler, Akka Muhasarası sonrası evine dönen kral, birliklerinin büyük kısmını orada bırakmış, komutayı da Hugues’e devretmişti. Philippe’in giderken bıraktığı para azalınca Hugues, Richard’dan borç almış ancak bir sebepten araları bozulunca Richard da ödeme yapmayı kesmişti. Hugues, güneye inen Haçlıların artçı kuvvetini teşkil ediyordu. Muharebe sonrası barış müzakerelerinin yapıldığı sırada öldü.

Champagne Kontu II. Henry de bir başka Fransız asilzadesiydi. Kimsenin Guy’i kral olarak istemediği bir anda, Corrado del Monferrato’nun de suikaste uğramasının ardından en iyi aday olarak öne çıktı ancak kendisi “Kudüs Kralı” ünvanını benimsemedi ve onun yerine “Sahilin Kralı” olarak tanındı.

Kudüs Kralı Guy’in durumu pek iyi sayılmazdı. Genel kanı, arkadaşlarının çok fazla etkisi kaldığı yönündeydi. Hıttin’deki yenilginin ve Kudüs’ün kaybedilmesinin faturası ona kesilmişti. Buna rağmen Selahaddin tarafından serbest bırakıldıktan sonra Akka’yı kuşatmak gibi cesurca bir işe kalkışmış ve sonunda dışarıdan da aldığı destekle başarılı olmuştu. Arsuf’ta Kudüs Krallığı’nın şövalyelerine Jacques d’Avesnes komuta ederken, Guy, kardeşi Geoffroy ile birlikte Puvatya ve Guyenne’den gelen askerlerin başına geçti.

12. yüzyıl sonları İslam dünyasında askeri geleneklerin yavaş yavaş Arap-Fars düzeninden Türk düzenine geçtiği bir dönemdi. Selahaddin’in ordusu ise eski ve yeni sistemlerin bir karışımını yansıtıyordu. Onun döneminde Fatımi Hanedanı’nın orduları dağıtıldı zira bunların yeni sultana sadakatleri şüpheliydi. Sonuçta Ermeni, Berberi ve Nubyalı birlikler ya dağıtıldı ya da sayıları azaltıldı. Keza Arapların sayısı da azaltıldı ve bunun sonucunda ordudaki Türklerin ve Kürtlerin ağırlığı arttı. Mısır ordusundaki en seçkin birlikler Şaman Türk kökenli memlük süvarileriydi. Bunlar, Avrupalı şövalyelerin karşılığı olarak görülebilecek profesyonel köle askerlerdi ve uzun bir eğitim ve talim döneminin ardından yazılı bir berat ile azat edilirlerdi. Yeni askerlere, birliklerine katılmadan evvel at, üniforma ve askeri teçhizat temin edilirdi. Memlük ile efendisi arasında Avrupalı şövalye ile lordu arasında olmayan çok güçlü bir bağ vardı. Memlüklerin dışında özellikle devletin kuzey sınırlarındaki konar-göçer Türkmen boylarından da sefer zamanı süvari temin etmeleri bekleniyordu. İslam ordularındaki hafif süvarilerin ne kadar etkili olduğunu Haçlı kafilesiyle birlikte seyahat eden saz şairi Ambroise şöyle izah ediyor: “Türkler bizim canımızı fazlasıyla yakan bir üstünlüğe sahipti. Haçlılar ağır zırhlara bürünmüştür, buna karşın Arapların, yay, cirit, kılıç, hançer ve mızrak dışında bir ağırlığı yoktur. Bunları takip etmeye niyetlendiğinizde öyle atları vardır ki kırlangıç misali uzaklaşırlar. Türklerin peşine düştüğünüzde ise, bunlara yetişebilme imkanı hiç yoktur. Tam da o vakit, adeta bir sivrisineğe dönüşürler. Kovalarsanız, ele avuca gelmezler; hele bir de arkanızı dönmeye görün, hemen tekrar burnunuzun dibinde biterler.”

Orduda piyade hayati öneme sahip olmasına rağmen genellikle ihmal edilen bir sınıftı. Piyade saflarını paralı askerlerin yanı sıra gönüllüler ve harafiş olarak anılan uzman muharipler dolduruyordu. Bunların yanında özellikle tek parçalı uzun yaylarıyla ünlü Nubyalı ve Sudanlı siyahi askerler de mevcuttu. Bedeviler çok iyi biniciler olsa da çoğunlukla piyade okçular olarak savaşırdı çünkü geleneksel Arap yayı, Türk yayının aksine sadece yayan kullanılabilecek oldukça büyük bir silahtı, kompozit değildi ve yekpare ağaçtan mamuldü. Bedeviler; Filistin, Sina, Hicaz, Libya gibi çöl bölgelerinden askere alınır ve daha çok baskın ve pusu gibi uzmanlık gerektiren durumlarda kullanılır, bazen de düşman muhaberatına ya da ikmal hatlarına sarkmak gibi stratejik görevler üstlenirdi. Böylesine zorlu bir iklimde sağladıkları manevra kabiliyetiyle İslam orduları için zaman zaman çok faydalı olabiliyorlardı. Arsuf’ta Mısır Meliki’nin emri altında 2,000 tanesi memlük olmak üzere 12,000 süvari ve 6,000 piyade olmak üzere toplamda 18,000 kişi bulunuyordu.

Ortaçağ Müslüman ordularının genelinde komuta kademesi, Hristiyan çağdaşlarına göre daha yalındı. Şüphesiz bu merkeziyetçi modelde örgütlenen Müslümanlara karşılık feodal rejimin temsilcisi olan Hristiyanların siyasi koşullarının bir yansımasıydı. Müslüman ordusunun başında Mısır Meliki Selahaddin Eyyubi bulunuyordu ki Avrupa’da bile Haçlı Seferleri’nin en büyük kahramanı olarak kabul edilir. Kendisine muhalif olanlar ve hatta düşmanları bile Selahaddin’i bir erdem abidesi olarak nitelendirmektedir. Gerçekten de verdiği sözleri ne pahasına olursa olsun tutmak konusundaki azmi ve her inanca olan saygısı onu yalnızca Haçlı Seferleri’nde değil tüm ortaçağ tarihinde bambaşka bir komutan yapmaktadır. Belirtilmeden geçilemeyecek bir başka husus da Selahaddin’in o dönem için abartı bile sayılabilecek derecede merhametli olmasıdır.

Askeri kabiliyetleri açısından değerlendirilecek olursa, Selahaddin’in, amcası Şirkuh ve hamisi Nureddin’e kıyasla daha az parlak olduğu görülüyor. Öyle ki ne amcası Şirkuh’un Mısır’da efsanevi hızlarla yaptığı manevra kabiliyetine ne de Nureddin’in karizmasına sahipti ancak talih onun yüzüne güldü ve İslam dünyasını birleştirme şerefine nail oldu. Çok büyük ihtiyatsızlıklar içinde hareket eden Haçlıları Hıttin’de bozguna uğratması sayesinde çok ihtiyacı olan şan ve karizmaya da kavuşmuştu artık. Hıttin’deki müthiş zafere rağmen Sur’u almaması Selahaddin’in en büyük hatalarından biri olarak görülmektedir. Keza, tüm askeri gereklilikleri bir kenara bırakarak Guy’i serbest bırakması ve akabinde yeni alınmış olan Akka’nın Guy tarafından kuşatılması da onun hatasıdır. Selahaddin bu kuşatmaya zamanında müdahale etmiş olsa belki yine muzaffer olabilecekti lakin saflarını biraz daha sıklaştırmak için beklemeyi tercih ettiğinde karşısında çok daha kalabalık – takriben 7,500 kişi – bir Haçlı ordusu buldu ve doğal olarak saldıramadı.

Haçlıların Safadin olarak andığı Selahaddin’in kardeşi ve baş yardımcısı Adil de Müslüman komutanlar arasındaydı. Selahaddin Suriye’de seferdeyken Mısır’ı çok büyük yetkilerle idare etmiş, bu görevlerde son derece başarılı olmuştu. Selahaddin 1193’te ölünce oğulları arasında çıkan iktidar kavgasında arabulucuk görevi yine Adil’e düşmüş, başlangıçta desteklediği Efdal ile arası bozulunca onu alt edip kendini Mısır ve Suriye Sultanı ilan etmişti.

Efdal, Selahaddin’in 17 oğlundan en büyük olanıydı. Selahaddin’in yeğeni Takiyüddin’in naipliği altında Mısır’da emirlik yapmış ancak Takiyüddin kendisinden çok şikayetçi olmuştu. Anlaşılan o ki delikanlı çok fazla bağımsızlık istemiş ve dik başlılığıyla da nam salmaya başlamıştı. Efdal, sabırsız ve çabuk heyecanlanan kişiliğiyle Hıttin’de babasından fırça bile yemişti.

Sarimüddin Kaymaz en-Necmi, siyasetle ilgisi olmayan, muhtemelen Selahaddin’in babası tarafından satın alınarak azat edilmiş Şamlı memlüklerin komutanıydı. Sarimüddin onun Müslüman kimliğine işaret ederken Kaymaz, Türk kökenli olduğunu ortaya koyuyor. Necmi ise Selahaddin’in babası Necmeddin’den geliyor. İmadeddin İsfahani, Sarimüddin’i “500 süvarinin komutanı olan cesur bir kılıçdar, metanetli bir lider, mahir bir muharip avının üzerine atılan bir aslan gibi, gözü kara ve takdire şayan bir adam idi” sözleriyle tanımlıyor.

 

Muharebe

Hatasının geç de olsa farkına varan Selahaddin kendi yarattığı tehlikeyi sona erdirmek adına Sur’u hem karadan hem denizden kuşatmış ancak kuşatmaya katılan gemilerden bazıları şehri savunanlarca ateşe verildikten sonra deniz tarafındaki kuşatma sona ermişti. Üstelik henüz Haçlı donanmaları bile yoktu ortalıkta. Bu şartlar altında kaleyi tecrit edemeyeceğini anlayan Selahaddin, daha kolay hedefler için ordusuyla kuzeye yöneldikten sonra burada pek çok kale ve kent fethetti. Pek çok tarihçi Selahaddin’in Sur’u almayı başaramamasını muazzam bir hata olarak nitelendirir. Kıyının en sağlam kalesi şimdi çok kalabalık bir Haçlı nüfusuna ev sahipliği yapıyordu. Müslüman donanmaları da artık Akdeniz’in hakimi değildi dolayısıyla Selahaddin Sur gibi sahil şehirlerini tecrit edemiyordu Ancak Selahaddin de belli stratejik ilkeleri takip etmekteydi. Buna göre önemli kaleleri tecrit ederken kolay hedefleri yok ederek, kendisine prestij kaybettirecek yenilgilerden kaçınmak Selahaddin’in ana harp stratejisiydi.

Kral Richard’ın stratejisinde Selahaddin’in ordusuyla doğrudan harbe girişmek yoktu. Kaldı ki dönemin Avrupa’sında başlıca harekat tarzı kalelerin ve şehirlerin zapt edilmesiydi ve meydan muharebeleri son çare olarak düşünülürdü. Kale ve kent kuşatmak, bunların ekonomik değerleri hesaba katıldığında oldukça kârlı olabiliyordu, üstelik muhasaralarda kayıp oranı düşüktü, fazla emek harcanmasına da gerek yoktu. Surlara toplu taarruz ancak son çare olarak kullanılır, iş o raddeye varmadan şehrin ya da kalenin aç bırakılarak teslim alınması ana hedef olarak belirlenirdi. İslam ordularıyla daha önce karşılaşmamış olan Richard’ın Avrupa’da öğrendiği harp usüllerini Kutsal Topraklara aynen taşımaya çalıştığına şüphe yok. Kıyı şeridinin güvenliğini sağlamadan ve Kudüs’e iyice yaklaşmadan girişilecek bir harekatın bozgunla neticelenmesi kesin gibiydi. Bu noktaları iyi hesap eden Richard’ın ana hedefi Yafa limanını ele geçirmekti. Bu amacını gerçekleştirmesi için Akka’dan güneye zorlu bir yürüyüş gerçekleştirmesi gerekiyordu.

Selahaddin, Haçlıların planını bütün çıplaklığıyla görmüştü. Zaten Haçlıların saklayacağı birşey de yoktu. Yafa’yı kesinlikle Haçlıların eline bırakamayacağını iyi biliyordu. Burası Kudüs’e yakın olmasından dolayı Sur’a göre daha tehlikeli bir köprübaşıydı. O halde yapması gereken şey, yol boyunca Haçlıları taciz edip yavaşlatmak, hem fiziksel hem de psikolojik olarak yorup kızdırmak, düşman süvarisini piyadeden ayırmak ve son olarak da perişan durumdaki düşmana son darbeyi indirmekti.

Ancak Selahaddin sınırları belirsiz derecede merhametli bir karakterdir ve Hıttin’de esir aldığı Kudüs Kralı Guy de Lusignan’ı bir daha asla savaşmayacağına dair yemin ettirdikten sonra serbest bırakır. Guy derhal sözünü unutup, 1189 Ağustos’unda Akka’yı elindeki sınırlı kuvvetlerle kuşatır. Ne var ki artık Avrupa’dan her gün gemiler dolusu savaşçı gelmekteydi ve bu sayede Guy saflarını sıklaştırmayı başardı. Selahaddin de Akka’yı kuşatanları kuşattı ve böylece bir çifte kuşatma durumu ortaya çıktı. Fakat Selahaddin müdahalede geç kalmıştı ve artık Guy’in elinde çok ciddi bir kuvvet mevcuttu.

Akka kuşatmasının en kızgın günlerinde Selahaddin, Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın ordusuyla Kutsal Topraklar’a doğru yola çıktığını haber alınca büyük bir kaygıya kapılır. Çağdaş kaynakların iki yüz bin kişi diyerek fazlasıyla abarttığı bu ordu her halükarda endişe vericidir. Endişeye kapılan yalnızca Selahaddin de değildir. Doğu’nun İmparatoru olan II. İsakios Angelos, Friedrich’in ordusunun Konstantiniyye yakınlarında olduğunu öğrendiğinde büyük bir korkuya kapılarak anlaşma yapmaya çalışmış ve Alman ordusunu Gelibolu tarafından Anadolu’ya geçirmişti. Barbarossa, Türkiye Sultanlığı’nın başkenti olan Konya önlerine geldiğinde Sultan II. Kılıçarslan’ın oğlu Kutbeddin ile karşılaştı. Haçlılar bu orduyu yenip şehri de aldılar ancak Friedrich Konya’da kalmak yerine dosdoğru yoluna devam etti. Alman Haçlılarının Toroslar’ı aşması bir hayli zahmetli olmuştu. Bu zor bölgede ağırlıklarının büyük bölümünü bırakmak zorunda kaldılar. Daha fazla yürüyecek mecali kalmayan ordu, bir an evvel kıyıya ulaşıp burada müttefik donanmaları bulmayı umut ediyordu. 1190 yılının 10 Haziran günü serinlemek için Göksü Çayı’na giren Friedrich, muhtemelen kalp krizi geçirerek öldü ve ordusu da dağıldı.

1190 yazında, Barbarossa’nın ölümünden takribinden bir ay sonra Richard ve Philippe Fransa’dan yola çıktı. Kışı Sicilya’da, büyük bir siyasi istikrarsızlığın ortasında geçirdiler. Barbarossa’nın ölümünün ardından geriye kalan Alman Haçlılarının komutasını Schwaben Dükü devralırken kısa bir süre sonra o da öldü. Venedik’ten yola çıkan Avusturya Dükü Leopold 1191 baharında Akka’ya varınca geride kalan imparatorluk askerlerinin komutasını üstüne aldı. Bu sırada Haçlı donanmalarının giderek artan gücü karşısında Selahaddin Muvahhid Halifesi’nden yardım istedi. Halife, isteği reddettiği gibi doğuya giden Ceneviz gemilerininin kendi limanlarında ikmal yapmasına da izin verdi!

Tüm Haçlı seferleri içindeki en çetin kuşatmalardan biri olan Akka’da durum özellikle erzak yönünden kötüleşirken, Sultan Selahaddin, kuşatma altındakileri biraz rahatlatmak adına bir harp hilesine başvurur. Beyrut’ta ağzına kadar erzakla doldurduğu bir gemiyi silahlandırır, direklere haçlı flamaları astırır, güvertenin görünen yerlerine domuzlar yerleştirir, tayfaları da Frenkler gibi traş ettirir. Haçlı donanmasının arasından güle oynaya geçen bu gemi Akka’ya varır ve kuşatılanların imdadına yetişir. Bununla birlikte bu tür savaş hileleri sık sık yinelenemez. Selahaddin ordusuyla kuşatmayı kıramazsa Akka’nın düşeceği aşikârdır.

Baharın gelmesiyle birlikte Sicilya’dan yola çıkan Philippe ve Richard sırasıyla Mayıs ve Haziran’da kuşatmaya katıldı. Richard deniz yoluyla gelirken Kıbrıs’ı da Romalı asilerin elinden aldı. Burası gelecekteki harekatlar için mükemmel bir üs işlevi görebilirdi. Karaya ayak basar basmaz Richard, Adil’e bir ulak yollayarak abisiyle bir buluşma ayarlamasını istemiş ancak Selahaddin “Melikler ancak bir anlaşmaya vardıktan sonra görüşürler, çünkü tanışıp birlikte yiyip içen insanların daha sonra savaşa tutuşması uygun değildir” diyerek bunu reddetmiştir. Bu arada Haçlı filolarının sayısı iyice artmış ve deniz tarafındaki abluka daha da sertleşmişti. Akka’yı savunan garnizon umudunu kaybetmiş ve Selahaddin’den izinsiz bir şekilde teslim şartlarını görüşmeye başlamıştı. Selahaddin kalenin teslim olmasına izin vermemiş ancak garnizon daha fazla dayanamayarak ve 12 Temmuz 1191’de iki yıl süren kuşatmanın ardından teslim oldu.

Büyütmek için tıklayın

Haçlılar muzaffer bir şekilde şehre girip sancaklarını surlara çektiler ancak bu sırada Haçlı askerleri arasında bir kavga çıktı. Avusturya Dükü Leopold kendi sancağını İngiltere Kralı Richard ile aynı seviyede dikmişti lakin Richard’ın adamları aksini düşünüyordu. Onlara göre bir dük parçası kendi krallarıyla aynı seviyede olamazdı. Dük’ün sancağını yırttılar ve bununla da yetinmeyerek su kanalına attılar. Bu büyük hakaret karşısında Leopold Akka’yı terketti ve sonrasında da Richard’ın en kanlı düşmanlarından biri olarak kaldı.

Muhasaranın ardından Selahaddin, Richard’a bir ulak göndererek tutsakların mübadele koşullarını görüşmek istedi. 31 Temmuz’da Philippe Avrupa’ya dönmek üzere yola çıktı ancak askerlerini geride bıraktı ve bu şekilde Richard tüm Haçlı kuvvetlerinin tartışmasız başkomutanı oldu. 11 Ağustos’ta Haçlı elçileri Selahaddin’e ilk parti ödeme ile mübadelenin ertesi gün gerçekleşmesi gerektiğini hatırlattılar. 10,000 dinar ile 1,600 esir toplanıp hazır edildi ancak Haçlılar kendi aralarında hala münakaşa halindeydi. Bu anlaşmanın neden gerçekleşmediği bilinmiyor fakat bu olay iki hükümdar arasındaki farkı göstermesi açısından önemlidir. Selahaddin dört sene önce elindeki esirleri, fazladan kalabalık etmesinler diye serbest bırakmıştı. Richard ise yine aynı sebeple hepsinin idamını emretti ve 2,700 esir, içlerinde 300 kadar kadın ve çocuk olduğu halde surların önünde iplerle birbirlerine bağlanarak hunharca katledildi.

Richard komutasındaki Haçlı ordusu 25 Ağustos’ta kıyı şeridi üzerinde yürüyüşüne başladı, donanma da denizden onlara eşlik etti. Selahaddin ise Kurmul Dağı’ndaki bir geçidin eteğinde bulunan Keymun’u harekat merkezi olarak belirlemiş ve üssünü Karruba’dan Keymun’a taşımaya başlamıştı. Efdal’in komutasındaki birlikler, Haçlıların Burgonya Dükü komutasındaki artçı birliklere çok yakından izliyor ve onları taciz ediyordu ve bu sebeple artçı birlikler yavaşladı ve bir müddet sonra ordunun geri kalanıyla aralarına mesafe girdi. Efdal Haçlıların dağınık bir halde saldırıya açık bir pozisyonda olduklarını haber verse de o sırada Selahaddin’in asıl kuvvetleri Keymun’a doğru ileriliyordu, dolayısıyla taarruz fırsatı kaçtı.

Selahaddin, Kurmul Dağı’nı aşıp Haçlıların ilerisindeki bir noktada kıyıya varmayı planlıyordu muhtemelen. Bu sayede Yafa yolunu kesip Haçlıları taarruza zorlayacaktı zira Haçlıların kıyıdan iç bölgelere sapıp dolanarak ilerlemesi stratejik açıdan mümkün değildi. Ancak Kral Richard hızlı bir öncü birlik çıkarıp bunları Merle’ye gönderdi. Kendisi de arkada kalan artçılarla tekrar temas sağlamak için geri döndü. Bu arada Selahaddin, Kaysarya yakınlarında bir muharebe planlamış olabilir. Selahaddin, 26 Ağustos’ta geçitte ilerleyen yük katarlarına katıldı ancak katar sahil düzlüğüne inmeden Mecdel Yaba istikametindeki yamaçlar üzerinde Haçlıları izleyerek ilerledi. Bu noktada Selahaddin muhtemelen Haçlıların önünü kesip muharebe etme fikrinden vazgeçip yıpratma stratejisini devreye sokmuş olmalıdır. Bundan sonraki manevralar da bize bu noktayı işaret ediyor. Selahaddin, İslamî kaynaklı harp sanatı kitaplarında da geçen, düşman askerlerinin yorgunluktan bitap düşüp savaşma azimlerinin kırılacağı bir nüzul (felç) anını bekliyordu artık.

Büyütmek için tıklayın

Haçlıların Keymun’a yapacakları olası bir yağmayı önlemek için bir miktar kuvvet orada bırakıldı. Bir kısım birlik de Merle’deki Haçlı öncülerini takibe yollandı. Ordunun kolordulara bölünerek esnek bir şekilde idare edilmesi aslında ortaçağ İslam ordularının tipik bir özelliğidir. Ancak Haçlılar çok yavaş ilerliyordu ve bu sebeple Selahaddin yük katarlarına geri dönme emri verdi çünkü kendi kuvvetleri ikmal sıkıntısı çekmeye başlamıştı. 30 Ağustos sabahı, Haçlılar donanma eşliğinde Kaysarya istikametinde 3 tümen halinde ilerlemeye başladı.

Öncü birliklere Guy’in kardeşi Geoffroy komuta ediyordu. Kral Richard merkezde, Burgonya Dükü de artçıların başındaydı. Selahaddin kıyı şeridine çıkmadığından ilerlemekte olan Haçlıları yandan taciz ateşine tuttu. Haçlı ordusu ise mobil durumdaki atlı okçuların yandan ve arkadan yaptığı atışlardan etkilenmemek adına Romalıların askeri düzenini andıran bir formasyona girmişti. Süvariler merkezde, piyadeler ise bunların aralarında süvarilerin geçebileceği kadar boşluk bırakılmış vaziyette sıkı formasyonda ordunun dış hattını oluşturuyordu. Bu sayede ağır süvarilere mümkün olan en iyi koruma sağlanırken ani bir taarruza karşı da azami önlem alınmış oluyordu. Atlı ve piyade okçular yaklaştığında nöbetleşe çalışan arbaletçiler derhal karşı ateşe başlayıp onları püskürtüyor, eğer daha isabetli atış için daha da yaklaşırlarsa bu sefer süvariler, piyadelerin bıraktığı boşluklardan dışarı çıkıp okçuları kovalayabiliyordu. Türk atlı okçularının ilk hedefi, doğal olarak gösterişli üniformaları içerisindeki ağır süvariler oluyordu. Zırhları geçemedikleri durumda mümkün mertebe atları hedef alıp bu şövalyeleri yayan bırakmaya çalışıyorlardı.

Haçlı ordusu pek çok yaralı vermesine rağmen dağılmadan durmayı başarabildi ve günün sonunda Zerka Nehri’nin ağzında kamp kurdu. Ertesi gün iki ordu da dinlendi. 1 Eylül de Haçlılar kısa bir yürüyüşle Mefcir Nehri kıyısında kamp kurdu, herhangi bir saldırıya uğramadılar. 2 Eylül’de işler değişti. Selahaddin’in askerleri düşmana daha ağır kayıplar verdirebilmek için bu kez göğüs göğüse çarpışmayı seçti ancak kendileri de epey kayıp verdiler. Haçlıların doğu kanadında yer alıp hücuma maruz kalanlar, batı kanadında yani deniz tarafında olanlarla sürekli yer değiştiriyor ve bu şekilde safların daha dirençli kalmasına özen gösteriliyordu. Bu arada eklemek gerekir ki Akka ile Yafa arası yaklaşık 100 km’dir ve normal şartlar altında bir ordu o dönemde bu menzili üç günde alabilir. Haçlılar ise aynı yolu iki haftayı aşkın bir sürede katetmiştir. Bunun sebebi orduyu sık sık yavaşlatıp, arkadaki birlikleri geri geri yürümek zorunda bırakan tacizler olduğu gibi, dayanılmaz boyutlara varan sıcak ve hararettir.

Bu sırada Richard’ın sürekli müzakere talebinde bulunmasını Selahaddin en sonunda kabul etti fakat kendisi müzakereye bizzat katılmak yerine Adil’i yolladı. Aslında bu bir aldatmacaydı çünkü Selahaddin Adil’e müzakereleri olabildiğince uzatmasını emretmişti ancak müzakereler çok kısa sürdü. 5 Eylül’de Richard ordusunu Falık Nehri’nin 14 km güneyine götürdü ve orada ordugâh kuruldu. Haçlı askerleri sıcak ve susuzluk nedeniyle perişan haldeydi.

Görünen o ki Richard 7 Eylül günü yürüyüşleri sırasında Selahaddin’den ciddi bir taarruz beklemektedir ki ordusunu da ona göre nizam etmiştir. Richard orduyu, görüş açısını karaya, sırtını denize verecek şekilde düzenlemiş ve bu şekilde ordu kendi sağına doğru harekete geçmişti. En dıştaki perdeleme yapan birlikler Henry de Champagne komutası altındaydı. Kendisi ayrıca ordu ile deniz arasındaki alanda yer alan yük katarlarından da sorumluydu. Merkezde Kral Guy ile kardeşi Geoffroy ve Kral Richard bulunurken, yürüyüş hattının en önünde ilerleyen sağ kanat Tapınak Şövalyeleri’ne emanetti. Yürüyüş hattının en arkasında ilerleyen sol kanat ise Fransızlardan, Flamanlardan, d’Avesnes komutasındaki Kudüs Şövalyelerinden ve Hastane Şövalyeleri’nden oluşuyordu ve hepsi birden Hastane Tarikatı’nın Üstad-ı Azam’ı Garnier de Naplous’un komutası altındaydı.

Müslüman cephesinde ise Selahaddin, asıl nizamın arkasında komuta vaziyeti almış ve muhtemelen Arsuf Ormanı’ndaki bir tepeye çıkmıştı. Ordunun da ormanın hemen önündeki açık arazide düzen aldığı düşünülmektedir. Merkez Efdal’in, sağ kanat Adil’in, sol kanat ise Musullu Alaeddin bin İzzeddin komutası altındaydı. Piyade birlikleri ön saflarda bulunurken süvariler arkaya konuşlandırılmıştı.

7 Eylül 1191 günü Richard’ın ordusu ordugah alanından ayrılarak güneye doğru yürüyüşe geçti. Sol kanat ormana doğru yaklaşmaktayken Selahaddin’in ordusu da ormanın önünde mevzilenmişti. Bu aşamada Selahaddin dümanın öncü birliği hızla ilerlerken gerideki birlikleri ok yağmuruna tutarak yavaşlatmayı ve böylece yürüyüşü uzatıp mümkünse düşman hatlarında bir de yarık açarak iyi bir taarruz imkanı elde etmeyi planlıyordu. Taarruzun ilk safhaları yoğun ok atışı şeklinde gerçekleşmişti ki bu da Haçlıların sol kanadındaki piyadeleri geri geri yürümeye mecbur bırakmış, bu da tam Selahaddin’in planladığı gibi sol kanat ile merkez arasındaki irtibatı zayıflatmıştı. Selahaddin’in sağ kanadı, Richard’ın sol kanadını yıpratırken diğer kanatta herhangi bir temas henüz sağlanmamıştı.

Büyütmek için tıklayın

Hastane Şövalyeleri’nin Üstad-ı Azam’ı karşı taaruz izni için Richard’a birkaç kez başvurduysa da reddedildi. Ölenlerin sayısı çok değildi ancak her geçen dakika atlı şövalyelerin sayısı azalıyordu çünkü Türk atlı okçuları bilinçli bir şekilde atları hedef alıyordu. Sonunda Üstad dayanamayarak bizzat Richard’ın ayağına gitti ancak yine reddedildi zira Kral, tüm kuvvetlerin katılacağı koordineli bir taarruz hazırlığındaydı. Bu aşamada Müslüman piyadeler, süvariler geçebilsin diye yanlara çekilmişti. Ağır Memlük süvarileri de dahil olmak üzere Haçlı sol kanadına  topyekün bir taarruz düzenlendi. Bu durumda sol kanat iyice kıpırdayamaz hale geldi ve durum tehlikeli bir hal almaya başladı çünkü sol kanadın merkezle bağlantısı koptuğu anda Selahaddin’in sol kanadındaki süvarilerin açılan boşluğa dalıp Haçlıları perişen etmesi pekala mümkün gözüküyordu.

Haçlı kaynaklarının tamamı Hastane Şövalyeleri’nin tam bu merhalede zorlanmaya daha fazla dayanamayarak onay almadan taarruza kalktığı görüşünde hemfikirdir. Bu taarruzun Richard’ın onayıyla mı yoksa Üstad-ı Azam’ın insiyatifiyle mi yapıldığı bilinmiyor. Kesin olan tek şey taarruzun etkileyici başarısıydı. Bu taarruz o kadar ani oldu ki Haçlı piyadeleri çekilmeye fırsat bulamadan arada kaldılar. Kral Richard sonradan Clairvaux başrahibine yazdığı mektubunda olayı şöyle özetledi:

“Öncü birliğimiz ilerlemekteydi ve Arsuf’ta henüz bir ordugah kurmak üzereydiler ki Selahaddin ve Müslümanlar artçı birliklerimiz üzerine şiddetle taarruz etti, fakat Tanrı’nın lüftu ve merhameti sayesinde, sadece karşı karşıya oldukları dört süvari bölüğü tarafından geri püskürtüldüler”

Richard övgüleri sol kanattaki Fransız ve Hastane Şövalyeleri’ne yöneltse de diğer kaynaklar sol kanadın erken çıkış yaptığını ve hemen akabinde Richard’ın merkez ve sağ kanada hücum emri verdiğini ekliyor. Toplu süvari taarruzu bu aşamada gerçekleştirilirken kralın sancağını taşıyan Norman ve Anglo-Norman şövalyeler hücuma katılmayıp geride bekledi. Bahaeddin olayı şöyle anlatıyor:

“Düşmanın durumu daha vahim bir hal almış idi ve Müslümanlar onları ele geçireceklerini düşündüler. O vakit süvarileri yekvücut halde toplandı ve taarruza karar verdi, zira adamlarından endişe etmekteydiler ve sadece bir taarruzun onları kurtarabileceğine kanaat getirdiler. Süvarilerin, piyadelerin tam orta yerinde gruplaştığını gördüm. Mızraklarını aldılar ve ses tek bir ağızdan çıkar gibi haykırdılar. Piyadeler onlara yol verdi ve hat boyunca ahenk içinde taarruza geçtiler.”

Haçlı süvari taarruzu diğer kanatta da başarılı oldu ve ön safta yer alan piyade birliklerini ezip geçti. Müslüman birlikleri dağılıp kaçmaya başladı ve neredeyse bozgunun eşiğine geldiler. Geriden gelen Haçlı piyadeleri de o sırada yaralı Müslüman askerlerini öldürerek ilerlemeye devam etti. Müslüman ordusunun ihtiyaçlarını karşılamak için ordugah yakınında kurulan pazardaki pek çok sivilin de katledildiği söylenir. Müslüman ordusu ağaçlarla kaplı tepelere doğru geri çekilse de Selahaddin bulunduğu tepeden ayrılmamış, aksine sancaktarları ve davulcuları burada tutarak bir toplanma noktası oluşturmuştu. İbn’ül Esir anlatıyor:

“ Frenkler bunun hakiki bir bozgun olduğunun farkına varmış olsa idi kovalamaya devam edecekler ve daha çok Müslüman katledilecekti. Lakin civarda pek sık bir orman vardı ki onlar oraya girdi. Bunun bir harp hilesi olduğu hissiyatına kapılan Frenkler geri döndü ve Müslümanların başına gelen felaket de nihayete erdi.”

Müslüman süvarileri bu şok taarruzun ardından yeniden toplanıp Adil komutasında geri çekilmekte olan Haçlılar üzerine hızlı bir hücum gerçekleştirdi. Artık Kral Richard da muharebe alanına girmişti. Adil’in karşı taarruzu başarılı olmasa da d’Avesnes bu safhada öldü. Geri çekilen Müslümanlar bir kez daha toparlandı ancak olaylar bu noktadan sonra belirsizleşiyor. Haçlılar düzenli bir şekilde geriye çekilip Arsuf’un güneyindeki içilebilir bir su kaynağı yakınında ordugah kurdu. Selahaddin’in Arsuf’taki garnizonu şehirde tuzağa düşmekten kaçınmak maksadıyla Haçlı koluna saldırdı ancak Richard’ın yetişmesiyle bu tehlike bertaraf edildi ve garnizon tekrar Arsuf’a çekildi.

 

Büyütmek için tıklayın

Kaynaklar Kaymaz en-Necmi’yi ve dirayetli savunmalarından ötürü Musullu askerleri takdir ediyor lakin kayıplar konusunda net bir veri yok. Müslüman kaynaklarda iki tarafın da çokça adam kaybettiği inancı hakimdir. Haçlılar zafer kazandılar ancak bu asla kesin bir zafer olmadı. Selahaddin ordusunu tekrar toplamayı başardı. Haçlılar ise pek çok at kaybetmişti ki bu süvari kuvvetinin daha da azalması manasına geliyordu. Kaybettikleri atları yerine koymaları ise kolay bir iş değildi.

 

Sonuç

Muharebenin ardından manevra savaşı başladı. Haçlılar güneye yürüyerek Yafa’yı direnişsiz görmeksizin ele geçirdi. Müslümanlar açısından asıl soru Haçlıların bundan sonra nereye hedeflediğiydi: Askalan mı yoksa Kudüs mü? Selahaddin, Askalan Kalesi’ni yıkıp Kudüs’ü tahkim etmeye karar verdi. Bütün bunlar olurken Richard barış şartlarını müzakere etmek için elçiler yollamaya başlar. Üç talebi vardır: Kudüs, kutsal haç ve toprak. Adil teklifi hemen Selahaddin’e iletir o da cevabını çok geçmeden gönderir:

“Kudüs sizin olduğu kadar bizimdir de. Peygamberimiz miraca oradan çıkmıştır ve mahşer günü ümmetimiz orada toplanacaktır. Dolayısıyla Kudüs’ü terketmemiz söz konusu olamaz. Toprak konusuna gelince; Şeria Nehri’nin batısında kalan yerleri istemişsiniz. O topraklar hep bize aitti. Siz, Müslümanların zaaflarından yararlanarak oraya yerleştiniz ama savaş sürdüğü müddetçe ele geçirdiğiniz yerlerin keyfini sürmenize izin vermeyeceğiz. Haça gelince; o bizim elimizde bir kozdur. İslam’ın lehine önemli bir taviz alırsak o zaman size geri verebiliriz.”

Bu temaslardan üç gün sonra Richard, Selahaddin’in kardeşine oldukça ilginç bir teklif götürür. Buna göre Adil, Richard’ın kız kardeşi Sicilya Kraliçesi Joan ile evlenecek ve evli çift Kudüs’te yaşayıp Şeria’nın batısındaki toprakları beraber idare edecekti. Yani Joan kraliçe, Adil de kral olacaktı. Haç onlara emanet edilecek ve iki tarafın elindeki tutsaklar serbest bırakılacaktı. Barış sağlanınca İngiltere Kralı da yurduna dönecekti.

Selahaddin teklifi duyunca kulaklarına inanamaz ve bunun ya bir şaka ya da bir hile olduğunu düşünür ancak yine de kabul eder. Lakin Joan, bir müslüman ile evlenmesinin katiyyen mümkün olmadığını söyleyerek teklifi reddetmiştir. En azından Richard’ın ulaklara söylediği budur. Selahaddin, Richard’ın kurnazlık yapmaya çalıştığını anlar. Onun hesabına göre Selahaddin bu teklifi kesinlikle reddedecek ve Adil’i gücendirecektir. Bu sayede bir süredir yakınlaşıp ahbaplık kurduğu Adil’i Selahaddin’e karşı kışkırtmayı planlamaktadır ancak planı tutmayınca Adil’den Selahaddin ile birebir yapılacak bir görüşme ayarlamasını ister. Sultan birkaç ay evvel verdiği cevabı aynen ileterek konuyu kapatır.

Haçlılar arasında ise o sıralarda çok başlılık hakimdi. Richard burada kalıcı değildi, Guy ile Corrado arasında ise husumet vardı. Bundan sonraki aylarda Haçlılar, bölük pörçük de olsa Remle ve Latrun gibi Kudüs yolu üzerinde bulunan iki önemli yeri ele geçirmeyi başardı ancak ikmal hatları çok güvensizdi. Kral Richard’ın kendisi bile Tel es-Safiye yakınlarında neredeyse yakalanıyordu. İkmal hatları korumaya alınmadan Kudüs’e saldırmak intihar olurdu. Dahası kış gelmişti ve düşmanlarla dolu bir bölgede ilerlemenin kendilerini fayda getirmediğini gördüler ve 1192’nin 8 Ocak günü Richard sahil düzlüğüne geri çekilme emri verdi. Diğer liderleri, Askalan’ın alınıp tahkim edilmesi konusunda ikna ettikten sonra Corrado’yu Guy’in yerine kral tayin etti. Ancak 28 Nisan’da Corrado bir suikast sonucu öldürüldü. Henry de Champagne, Corrado’nun dul karısı Isabelle ile evlenerek yeni kral oldu. Richard da bu arada Askalan’ı tahkim etmeye başlamıştı. İnşaat biter bitmez, Selahaddin barış anlaşmasına şart olarak kalenin taşlarının teker teker sökülmesini isteyecekti!

Yaz mevsimine kadar manevra savaşları devam ederken Richard artık geri çekilmek konusundaki niyetini iyice belli etti çünkü tahtını kaybetmek üzereydi. Emri altındaki diğer Haçlılar ise Kudüs’e saldırmak istiyordu. Bu sırada Richard ile Selahaddin arasındaki müzakereler devam etmekteydi. Ana ihtilaf konusu ise Askalan’dı. 27 Temmuz’da Selahaddin, Richard’ın elindeki Yafa’ya saldırdı. Şehir düştü ancak iç kale dayandı. Haberi alan Richard deniz yoluyla Yafa önlerinde karaya çıktı. Alelacele toparladığı bir avuç şövalye ve birkaç yüz piyadesiyle “Aslanyürekli” lakabını aldığı Yafa Muharebesi’ni kazandı ve Selahaddin’in sayıca üstün askerlerini geri püskürttü.

Ağustos 1192’de Richard’ın sabrı tükenmek üzereydi. Dahası İngiltere’den gelen haberlere bakılırsa Richard’ın kardeşi John tahtı ele geçirmeye çalışıyordu. Barış şartları olarak Selahaddin’den talep ettiklerinin çok fazla olduğunun farkındaydı. Diğer taleplerinden vazgeçti ancak en azından Askalan’ı elinde tutabilmek için adeta yalvardı. Olumsuz yanıt alınca kışı burada geçirmek zorunda kalacağını belirten bir ültimatom yolladı. Selahaddin ise Richard’ın blöf yaptığını, burada kalıcı olmadığını, öyle yada barış yapmak zorunda olduğunu biliyordu:

“Kışı ülkenden ve ailenden iki aylık mesafede geçirmek istersen hiç durma. Bana sorarsan, ben kışı, sonra yazı, sonra bir başka kışı ve bir başka yazı burada geçirebilirim çünkü burası benim memleketim. Yaz için bir ordum, kış için bir başka ordum var. Allah zaferi ikimizden birine nasip edinceye kadar böyle oturup bekleyeceğim.”

Sonunda Richard Askalan’dan vazgeçer ve anlaşma imzalanır. Frenkler Sur’dan Yafa’ya kadar sahil bölgesini ellerinde tutarlar ancak ülkenin geri kalanı üzerinde Selahaddin’in otoritesini kabul ederler. Bunun yanında Hristiyanlara Kudüs’e serbestçe geçiş hakı verilmiştir. Haçlılar, Kutsal Topraklar’dan ayrılmadan önce Kudüs’ü ziyaret ederler fakat Richard onlara katılmaz. 10 Eylül’de Selahaddin ordusunu terhis ederken bir ay sonra da Richard Akka’dan yelken açar ve Üçüncü Haçlı Seferi sona ermiş olur.

Pek çok değerlendirmenin aksine Arsuf, Haçlılar adına kesin bir zafer sayılmaz. Müslüman ordusu yenilginin ardından Haçlıları takip etmeyi sürdürmüş ve sonraki aylarda yer yer çatışmalar da yaşanmıştı. Yine de Haçlı istilacıları bertaraf edilemediği için bu muharebe Selahaddin ve Müslümanlar açısından bir yenilgidir. Haçlı kaynakları Müslümanların 7,000 kayıp verdiğini iddia etmektedir ve bu sayı doğru olabilir ancak Haçlıların kayıpları da bahsedildiği gibi 700’ün çok üzerinde olmalıdır. Yenilgiye rağmen Levant’taki status quo değişmemiş, aksine Selahaddin kendisine yeni bir muhatap bularak Haçlı liderlerini birbirlerine karşı kullanmaya çalışmış ve bundan belli ölçülerde siyasi yararlar sağlamıştı.

 

Kaynaklar

David Nicolle, Üçüncü Haçlı Seferi 1191, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010

Matthew Bennet-Jim Bradbury-Kelly Devries-Iain Dickie-Phyllis Jestice, Dünya Savaş Tarihi: Ortaçağ (500-1500), Timaş Yayınları, 2011

Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, Yapı Kredi Yayınları, 2010

Nicholas Hooper-Matthew Bennet, Cambridge Illustrated Atlas of Warfare: The Middle Ages 768-1487, Cambridge University Press, 1996

John France, Western Warfare in the Age of the Crusades 1000-1300, UCL Press, 1999

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 51 takipçiye katılın